İstanbul’a gelmenin sevincini yaşayanlarla, İstanbul’da yaşamanın yükünü taşıyanlar !
Zaman zaman İstanbul’a giderim. Her gidişimde başka bir köşesine bakar, başka fotoğraflar çekerim. Bu defa biraz da insanlara bakayım dedim. Binaların, vitrinlerin, kalabalıkların arasından yüzleri göreyim.
Uzun zaman olmuş, İstanbul’un insanlarına böyle dikkatle bakmayalı…
Vapura bindim.
Koşanlar, son anda yetişenler, yetişebilmek için neredeyse cambazlık yapanlar… Sonra bir yere oturup susanlar. Yüzlerde sabahın telaşından daha ağır bir yorgunluk var. Karşı kıyıya geçerken bile sanki yetişmeleri gereken bir şeyin hesabını yapıyorlar.
Eskiden vapurda çay söylemenin bir keyfi vardı. Tavşankanı bir çay, yanında simit… Bir lokma kendine, bir lokma martıya.
Bu defa gözüm o insanları aradı.
Simidini martılarla paylaşanlar azalmış. Martılar vapurun arkasındaki köpüklere bakıyor, denizden bir şey çıkarsa onun peşine düşüyor.
Bana mı öyle geldi bilmem; martılar bile zayıflamış sanki.
Sonra simidin fiyatına baktım: Otuz, kırk lira…
İnsan kendi lokmasını hesaplayınca martının payı da küçülüyor demek.
Taksim’den İstiklal’e, oradan Tünel’e doğru yürüdüm.
Kalabalık yine kalabalık. Cadde dolu, lokantalar dolu, vitrinlerin önü dolu. Ama insan biraz dikkat edince o doluluğun içinde başka bir eksiklik hissediyor.
Kulağıma Arapça, Rusça, İngilizce geliyor. Başka diller de…
Galatasaray Lisesi’nin önünde fotoğraf çektirenler, Taksim’de camiyi arkasına alıp poz verenler, kilisenin kapısından merakla içeri girenler… İstanbul’u görmenin heyecanı yüzlerinden okunuyor.
Ne güzel, insanın yaşadığı şehir başkasının hayali olabiliyor.
Ama insan istiyor ki o şehrin sakinlerinin de yüzünde biraz olsun aynı sevinç bulunsun.
Bizimkileri arıyorum kalabalıkta.
Elinde poşetlerle acele edenler, bir köşede sessizce bekleyenler, işine yetişenler, işinden dönmeye çalışanlar… Yüzlerine bakınca, bir masada oturup sokağı seyretmeye vakitleri kalmamış gibi geliyor bana.
Sanki aynı caddede iki ayrı hayat yürüyor.
Birileri İstanbul’u geziyor; birileri İstanbul’da günü tamamlamaya çalışıyor.
Kestanecinin önünde durdum.
Yüz gram kestane iki yüz lira.
Eskiden kestane kokusu insanı kolundan tutar, tezgâhın önüne getirirdi. Küçük bir kese kâğıdı alır, ellerini ısıta ısıta yürürdün. Yanındakine uzatırdın. Sohbetin arasında biterdi.
Şimdi kokusunu içine çekip yoluna devam etmek de var.
“Kestane kebap, yemesi sevap” diye seslenen o eski İstanbul, insanın hafızasında kalmış. Önümdeki İstanbul’da ise önce fiyat soruluyor.
Sonra kısa bir sessizlik oluyor.
Ben de fotoğraf çektiM, kendimi
Çektim( selfi)
Fotoğrafa bakarken geçmiş yılları hatırladım. Buralara en son eşim ve çocuklarımla gelişimizi… Birlikte yürüdüğümüz caddeyi, durduğumuz yerleri düşündüm.
İnsan bazen bir şehre yeniden geldiğinde, orada bıraktığı yaşına da uğruyor.
Bir vitrinin önünde çocuklarının küçüklüğü çıkıyor karşısına. Bir masada eski bir sohbet. Bir sokak başında eşinin sesi… İlteeerr burdayız ..
O günlerin ne kadar kıymetli olduğunu, o günlerde insan yeterince anlayamıyor.
Pasajlara da baktım. Yine doluydu. Masalarda yine konuşmalar, hareket, hayat vardı. Fakat gördüğüm müşterilerin çoğu yabancıydı.
Dedim ya, İstanbul’un tadını daha çok yabancılar çıkarıyor gibi geldi bana.
İstiklal’de biraz ağır yürüyün. Masalara bakın, yüzlere bakın. Kim etrafını seyrediyor, kim başını kaldırmadan geçip gidiyor…
Benim gördüğüm fotoğraf buydu.
Bir de Pera Palas’ı, Atlas Sineması’nı, Beyoğlu’nun meşhur şapkacısı Madam Katia’yı düşündüm.
Pera Palas… Adında bile eski İstanbul’un havası var. Bazı yapıları düşünürken yalnızca duvarları, odaları görmez insan; eski yolculukları, karşılaşmaları, vedaları da hayal eder.
Atlas Sineması ise başka bir hatıranın kapısını açıyor.
Sinemaya gitmenin başlı başına bir buluşma olduğu günleri… Kapıda beklenen sevgiliyi, film bittikten sonra hemen eve dönmek istemeyenleri… İstiklal boyunca yürürken konuşacak ne çok şeyimiz vardı. Bir film, iki insana bütün akşam yetiyordu.
Bir de Madam Katia’nın şapkaları…
Annesinden devraldığı şapkacılık geleneğinde, bir şehrin giyinmeye, hazırlanıp sokağa çıkmaya verdiği önemi düşünüyorum. O şapkalarda eski Beyoğlu’nun özeninden bir parça var.
Şimdi aynı caddede insanların yüzüne bakıyorum. O özenin yerini çoğu zaman yetişme telaşı almış. Kimsenin kimseye, hatta kendisine ayıracak vakti kalmamış gibi.
Belki de beni hüzünlendiren bu.
Pera Palas’ı, Atlas’ı, Madam Katia’nın şapkalarını düşünürken insanların yaşamaya vakit bulduğu günleri özlüyorum.
Saray Muhallebicisi’nin önüne geldim.
Acaba dedim, birbirine kaçamak bakışlar atan âşıklar var mıdır hâlâ? Bir muhallebi söyleyip iki kaşık isteyen, tatlı bitmesin diye sohbeti uzatan iki genç…
Gözüm aradı.
Ben göremedim.
Belki başka bir masadaydılar. Belki başka bir sokakta. Belki de benim aradığım, artık yalnızca hatıralarımda duran bir İstanbul’du.
Tünel’den Taksim’e tramvaya bindim. Aklıma eski atlı tramvaylar, “Dingo’nun ahırı” sözü geldi. Bu şehrin gündelik hayatımıza, dilimize kadar sinmiş hatıraları…
Acaba aynı vagondakilerin kaçı biliyordu o hikâyeyi?
Camdan dışarı baktım. Bir zamanlar bildiğim şehrin içinden, sanki bir ziyaretçi gibi geçiyordum.
İstanbul’u dolaşırken bir ara aklım Kayseri’ye gitti.
Beşiktaş’ta Dolmabahçe Caddesi üzerindeki Dolmabahçe Sarayı’nın, Çırağan Caddesi’ndeki Çırağan Sarayı’nın, Ortaköy’de Mecidiye Köprüsü Sokak’ın denize açıldığı yerdeki Büyük Mecidiye Camii’nin önünden geçerken Balyan ailesini düşündüm. Aksaray’da, Atatürk Bulvarı’nın başındaki Pertevniyal Valide Sultan Camii de aynı ailenin İstanbul’a bıraktığı izlerdendi. (millisaraylar.gov.tr, kempinski.com, istanbuldakicamiler.com, katalog.marmara.edu.tr, islamansiklopedisi.org.tr, isamveri.org)
Garabet, Nigoğos, Sarkis, Agop… Kuşaklar boyunca İstanbul’un taşına, mermerine, siluetine emek vermiş insanlar.
Kayseri’nin Talad ilçesinden olan bu Ermeni ailenin eserlerine bakarken, benim bugün Kayseri’nin Talas’ında bir evde yaşıyor olmam içimde tuhaf bir tarih duygusu uyandırdı. Onların köklerinin bulunduğu memlekette ben hayatımı sürdürüyordum; onlar ise yıllar sonra karşılarına geçip hayranlıkla bakacağım yapılar bırakmışlardı İstanbul’a.
Aramızda kuşaklar vardı. Ama o an, memleket dediğimiz şey zamanın arasından uzanıp bizi birbirimize yaklaştırdı sanki.
Sonra o yapıları birer birer Kayseri’ye taşıdım hayalimde.
Bir meydana o zarif cephelerden birini yerleştirdim. Bir sokağın başına ince işçilikli bir kapı… Yüksek pencerelerin ardında Erciyes’i düşündüm. Talas’ın taş evleriyle bu yapıların yan yana durduğu bir şehirde yürüdüm.
Ne güzel olurdu…
Keşke bu hünerin, bu mimari zarafetin daha fazla izi kalsaydı memleketimde.
İstanbul’un ortasında duruyor, Kayseri’nin nasıl olabileceğini hayal ediyordum.
İnsan bazen hiç yaşanmamış bir ihtimali de özlüyormuş.
Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” dediği İstanbul’u düşündüm.
Ben bu defa gözlerimi kapatamadım.
O hafif rüzgârı, o tanıdık sesleri aradım. Kulağıma daha çok İngilizce, Rusça, Arapça geldi.
İstanbul nice dili, nice insanı ağırladı. Güzelliğinde de bu farklı insanların emeği, hatırası, hayatı var. Biraz önce düşündüğüm Balyanlar da Madam Katia da bunun parçası.
İçimi acıtan, bugün bu şehirde yaşayan insanların kahkahasının azalmasıydı. Sofrasının küçülmesi, martıya ayırdığı simidi bile hesaplamak zorunda kalmasıydı.
“Yazık olmuş İstanbul’a” dedim içimden.
Bir şehrin güzelliği dururken, insanının o güzelliğe ayıracak hâli kalmaması ne kadar acı…
O gün İstiklal’de biraz bunu gördüm.
İstanbul’a gelmenin sevincini yaşayanlarla, İstanbul’da yaşamanın yükünü taşıyanlar yan yana yürüyordu.
Bir de sanki burada doğdukları, işleri, evleri, bütün hayatları burada olduğu için kalmaya devam edenler vardı.
Şehrin keyfini sürmek için sokağa çıkanlarla, evine dönebilmek için kalabalığı yarmaya çalışanlar…
Vapurdan indim, tramvaydan indim, caddeden geçtim.
Ama o yüzler benimle geldi.
Ben İstanbul’dan döndüm. Onlar ertesi sabah yine aynı vapura yetişecekti.